Video Foto Galeri Yazarlar
20.2.2017 - Pazartesi

Şahımerdan SARI

İMAN VE YAKİN

İman, -e-m-n- mazi fiil kökünden gelip if’al babından mastardır. İman lügatte inanmak anlamında olup, yakîn ile beraber yine aynı manada inanmak demektir. Tasdik ve doğrulamaktır.

16 Kasım 2013 22:35
A
a

İMAN VE YAKİN

a) İman, inanmak, yakin ise yine kesin bir kanaat ve inançtır.
İman, -e-m-n- mazi fiil kökünden gelip if’al babından mastardır. İman lügatte inanmak anlamında olup, yakîn ile beraber yine aynı manada inanmak demektir. Tasdik ve doğrulamaktır. İmanın kuvvet derecesine göre iman, yakîn ve tasdik olarak sıdk yani tasdiktir. Bu itibarlar sıdk, akli şek, şüphe ve yorumlara mahal vermeden nakli delilleri tam bir teslimiyetle derhal kalp ile onaylamak ve hiçbir itirazdan etkilenmemektir.
Istılahta, Hz. Peygamber (sav)’in Allah (cc)’tan vahiyle almış olduğu ve insanlığa tebliğ buyurduğu bütün haberlere şüphesiz olarak inanmaktır. Kalben inanmış ve tasdik etmiş olduğu imanını dil ile ilan etmeye de ikrar denir.
İman, yakîn ve tasdik birbirinden ayrı şeyler değildir. İman tecezzi (parçalara ayrılma) kabul etmez olan bir bütündür.
İman; kalbi ibadetlerin ilki olup bütün ibadetlerin temelidir. İman olmadan hiçbir amel ve ibadet indallahta kabul olmaz. Çünkü iman, kulun Allah (cc)’ın azameti karşısında acziyetini idrakle teslimiyetinin ilk ifadesi ve ahdidir. Bu ifade insanın akli kapasitesinin de sınırlı olduğunu kabul edip naklin akıl üstü olduğunu da itiraf edip tasdik etmesidir. Zira iman, esasında evvela gayb’a imandır. Gayb ise, insanın akıl ve duyularla mahiyetini kavramaktan aciz olduğu, akılla da varlığı hemen bilinmeyip ancak peygamberlerin haberleriyle malum olan şey (hakikat) demektir.
Zira Müminlerin vasıfları tavsif olunurken Kur’an-ı Kerim’de: “Onlar (Müminler) ki gayba inanırlar. Namazı dosdoğru kılar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan da infak ederler.” (Bakara:3) diye buyrulan hükümde evvela gayba imanın Mü’minin vasfı olarak ele alındığı görülmektedir.
Müminlerin vasıfları Kur’an-ı Kerim’de birçok ayetlerde ifade buyrulmaktadır. Bakara Suresinin başında Müminlerin beş tane çok önemli vasıflarından bahsolunmaktadır. Bunlardan birincisi gayba imandır. Okuduğumuz bu ayeti kerime de birinci hükmün beyanıdır. İkincisi namazı ikame etmek, üçüncüsü ahirete imandır. Diğer vasıfların hükmünü beyan buyuran ayetleri okuyalım.
“(O takva sahipleri ki habibim) onlar sana indirilene de senden evvel indirilenlere de inanırlar. Ahirete ise onlar şüphesiz bir bilgi ve iman (kesin bir kanaat ve inanç) beslerler.” (Bakara:4) diye buyrulmaktadır.
Haddi zatında ahiret inancı ve Hz. Peygamber (sav)’e gelen vahiy de gaybi haberlerdendir. Bu da vahyin karşısında kesin bir şekilde teslimiyetinin zorunlu olduğu hükmünü belirleyen bir hakikattir. Zira vahye teslim olmadan ve uymadan akıl gaybi âlem hakkında bir hüküm belirlemeye çalışırsa mutlaka sapıtır. Ve o halde asla hidayeti bulamaz. Aklın görevi, vahye şeksiz-şüphesiz, kayıtsız-şartsız, itirazsız ve yorumsuz inanmak ve teslim olmak ve de vahiy haberleri (hükmullah) karşısında acziyetini kabul etmektir.
Yukarıda belirtilen vasıfların tümüne haiz olarak kayıtsız ve şartsız olarak iman edenlerin ancak hidayette olup ebedi kurtuluşa ereceklerini beyanla Kur’an-ı Kerim’de:
“İşte onlar rablerinden (gelen) hidayetin tam üzerindedirler. Asıl muratlarına kavuşanlar (kurtuluşa erenler) de işte onlardır.”(Bakara:5) diye buyrulmaktadır.
İman, şüphe, tereddüt, noksanlık ve pazarlık kabul etmez. Ancak dünya hayatında yapacağı fedakârlıkların karşılığında Allah (cc)’ın onlar için hazırladığı ebedi cennet nimetlerini satın alma söz konusudur. O da Allah (cc)’ın vermiş olduğu imkânlarla iki yoldan kârlı olanı yani Allah (cc)’ın emri istikametinde ahiret mükâfatını tercih etmek şeklinde olur.
İman edilmesi şart olan hususları kabullenme vasıflarıyla muttasıf olmak suretiyle ancak Mü’min olunacağı hakikati dikkate alındığında vahiysiz bakan aklın doğru istikameti (sırat-ı müstakimi) göremeyeceği açıkça anlaşılmaktadır. Akıl ve vahiy mukayesesini bir misal ile belirlemeye çalışırsak; akıl, insanda göz, vahiy ise ışık (nur) rolündedir. Göz ne kadar sağlam ve kuvvetli (keskin görüşlü) olursa olsun ışık olmadan eşyayı fark edip tanıyamaz. Akılda hakeza ne kadar çok ve hassas olursa olsun vahye dayanmadan hiçbir şeyin hakikatini ve gayesini idrak edemez. Çünkü vahye dayanmayan ve teslim olamayan bütün akıl sahiplerinin istikameti ancak ebedi cehennemdir. Gayb âlemi şöyle dursun âlem-i şuhud (görülen âlem) da dahi aklın mahiyetini kavrayabildiği, kavrayamadığına kıyasla denizde bir damla kadardır.
İnsanlık tarihi boyunca vahyin karşısında akıl yürüten akılcı ekoller çeşitli isimler altında ortaya çıkmışlardır. Bu tarihi süreç içerisinde akılcı ekollerin iddialarında günden güne birbirleriyle mütenakız (çelişkili) olmuştur. Bütün mesele Rabbini tanımamaktan yani iman etmemekten kaynaklanıyor. Rabbini tanımayan, Halık-ı Mutlaka teslim olmayan, Onun kadrini bilmeyen neyi bilir ki. İmansız elde edilen bilgiler ebedi saadet değil ebedi felaketi kazanmaktan öteye geçemez. Esasen dünyada da saadeti kazanamaz. Günümüzde akıllarını zorlayarak birçok maddi ve teknolojik imkânlara sahip olan imansızlar guruhu esasen mes’ud ve huzurlu değiller. Daimi bir ölüm korkusu ve dünyalık hırsı içerisinde bocalayan şaşkınlardır.
İmana karşı inatla aklına göre hüküm koyan bütün kâfirlerin piri ve önderi şeytan olmuştur. Hz. Âdem (as)’i, Allah (cc) yarattığı zaman bütün meleklere ona secde etmelerini emrettiğinde şeytan kendi aklıyla Allah (cc)’ın sarih hükmü karşısında bir hüküm icad ederek secde etmekten imtina etti. Küfre girdiği ilan olundu. Bu hakikat ehemmiyetine binaen Kur’an-ı Kerim’de birkaç yerde zikrolunmaktadır. Şeytan Allah (cc)’ı inkâr etmemiştir. Allah (cc)’ın Rububiyetini, Halıkıyetini de kabul etmekle beraber cennet ve cehennemi de inkâr etmemiş (zira aynel yakin yani gözleriyle görmüş)tir. Allah (cc)’ın her şeye kadir olduğunu da kabul ederek sadece Allah (cc)’ın emrine karşılık kendi aklıyla kendisinin haklı olduğu hükmünü çıkarmış ve bununla daha önce yüz binlerce yıl Allah (cc)’a yapmış olduğu ibadetler boşa gitmiş ve kâfir olarak ebediyen cehennemde yanmaya müstahak olmuştur. Oysa günümüzde yüce Allah (cc)’ın yüzlerce kanunu (şeriat hükümleri) karşısında insan aklıyla kanun meydana getirildiği veya onlara hak verildiği halde küfre girdikleri söylendiğinde ona da itiraz yapılmaktadır. Şeytanın Hz. âdem (as)’e secde etmeyerek Allah (cc)’ın emrine karşı gelmesinde haklı olduğunu savunmak nasıl ki şeytanın safına geçme hükmünü doğurursa Allah (cc)’ın kanunları (şeriat) karşısında kanun koyanların küfre girmediğini savunmak ya da onlara onay vermek de aynı şekilde şeytanın safına götürür. İsterse böyle insanlar her gün şeytana küfredip hakaret etsinler, şeytanın askeri olmaktan kurtulamazlar.
Kalbi ibadetlerin ilki imandır ve bütün ibadetlerin de temelidir. İman olmadan hiçbir ibadet indallahta makbul ibadet sayılmaz. Bunun için iman etmek ‘iman ettim’ demekten ibaret değildir. İman etmek imanın bütün esaslarını kabul edip beraberinde getirmiş olduğu mükellefiyetleri taşıyıp ifa etmeyi gerektirir. Bununla beraber bu halin ölünceye kadar muhafaza edilmesi de şarttır. Çünkü imandan sonra tekrar küfre girmek de mümkündür.
İmanın (hafazanallah) kaybolması, zayıflaması, muhafazası ve kuvvetlenmesi mümkündür. O halde mü’mine gereken; imanı zayıflatan ve gideren şeyleri bilip onlardan uzaklaşması ve imanı kuvvetlendiren ahval içerisinde yaşaması şarttır. Bu ahval ise, Allah (cc)’ın dilediği şekilde yaşamaktır. Bu hususta İslam akaidi ve fıkhını içeren kitaplarda geniş bilgiler mevcuttur. Esasen Kur’an-ı Kerim’in bütün emir ve yasakları, Hz. Peygamber (sav)’in tüm yaşantısı Müminler’in ahvalinin keyfiyetini belirlemektedir.

Bu haber ilginizi çekebilir! Kapat