Video Foto Galeri Yazarlar
26.4.2017 - Çarşamba

Gökhan ARSLAN

Cemaat Olmanın Zararları

Cemaat; "NASIL OLSA ÇALIŞAN BİRİLERİ VAR" diye düşünmek yerine "ONLARIN BANA İHTİYACI VAR" diye düşünebilenlerin oluşturduğu topluluktur...

7 Kasım 2015 23:06
A
a
        Zamanın birinde, halkını seven iyi yürekli bir kral, halkın hal ve hareketlerinde gördüğü bazı olumsuzluklardan dolayı, onları imtihana tabi tutmak ister. Halkın kendisine olan bağlılığını somut olarak görmek ister ve insanları bir meydana toplayarak düşüncesini açıklar: "Ey halkım..! şehrin orta yerine bir havuz yaptırdım. Ama bu havuzun, ülkemizin ihtişamını, gücünü ve kudretini yansıtması açısından sizden bu havuzun içini süt ile doldurmanızı istiyorum” demiş. Onun için dört bir tarafa haberciler gönderilmiş şehirde yaşayan herkesin bu gece birer kova süt getirip havuza dökmesi istenmiş. Kralın bu fikri bazılarının hoşuna gitmemiştir. Lakin başka çare yok deyip Kralın isteği doğrultusunda havuza gitmek zorunda hissederler kendilerini.        
 
        Gece olunca kendini herkesten daha uyanık zanneden biri şöyle düşünür: "Bu kadar insanın içinde, ben havuza süt yerine bir kova su döksem, koca havuzun içinde bu anlaşılmaz” deyip planını yapmaya karar vermiş. Halk gece sabaha kadar görevini yerine getirir. Derken sabah olmuş, Kral büyük bir heyecanla gelip havuza bakmış ama bir de ne görsün, süt ile dolu olmasını beklediği havuzun, ağzına kadar su ile doldurulduğunu görmüş. Bu duruma çok üzülmüş. Kral, gördüğü manzarayı hiç garipsemeden şöyle konuşur: "Demek ki bu halka çok fazla bel bağlamamam gerekiyor. Baksana, karanlığı fırsat bilerek herkes süt yerine su taşımış."

        Cemaat olmanın, Allah ve Resulünün emri olduğu doğrudur. Cemaat belli bir kalabalıktan oluşur. Fakat, kalabalıklar bazen fırsatçılar ve tembeller için vazgeçilmez bir nimettir. Allah’ın cemaati olması buna engel değildir. Allah’ın emrini nefsi arzuları uğruna fırsata çeviren kimselerin varlığı değişmez bir gerçektir. Yalnızken elde edemediği menfaati, cemaat içerisinde elde edebilen kişiler cemaat için her zaman birer çıban olmuştur.
 
         Kalabalığı fırsat bilen uyanıklar her yerde vardır. Örneğin; herkesin sohbeti dinlediği bir esnada “biraz kestirirsem kalabalıkta kimse farketmez” anlayışıyla kalabalığı kendisine kamufle aracı olarak kullananlar buna güzel bir örnektir.
 
          Kalabalık olmak nasıl işe yaramasın ki. İşten ve görevden kaytarmalar, aradan sıvışmalar, kendini unutturmalar, işleri (gönüllü dediğimiz) başkalarının üzerine yıkmalar, zor ve ağır işlerden kurnazca sıyrılıp hafif işlerde kahraman kesilmeler, maddi harcamaları başkasının boynuna yükleyip maddiyat gerektirmeyen işlerde kabadayı kesilmeler falan filan…
 
          Ha bu arada gönüllü dedik de nedir bu gönüllülük? Gönüllü, içinde bulunduğu toplulukta herhangi bir karşılık ya da çıkar beklemeksizin bir işi yapmayı kendiliğinden üstlenen kişidir.
 
          Yalnız burada ince bir nokta var. Gönüllü; yapacak kimse olmadığı için değil, yapacak kimseler olsa da “bu işi en iyi ben yaparım” kanaatine sahip olup o işi üstlenendir. Şimdiki gönüllüler öyle değil. Şimdikiler işten kaytaranların ve aradan sıvışanların bıraktıkları işleri tamamlamak zorunda kalan, başka arzuların peşinden koşup görev ve sorumlulukları başkasının üzerine yıkanların işlerini yapmak zorunda kalan “Zorunlu Gönüllüler”dir. Yani hamal. Gönüllü ile hamalı birbirine karıştırmamak gerekir.
 
          Her oluşum ve cemaatte "Çalışanlar" ve "Yan gelip Yatanlar" diye iki grup vardır. "Çalışanlar" her zaman "Yan Gelip Yatanlar"ın zulmüne maruz kalmışlardır. Kişinin yattığı yerden zulüm yapması bu olsa gerek... 10 kişinin kaldırabileceği bir kayayı 2 kişinin üzerine atmak gibi bir zulüm…

          Tabi bunun zulüm olduğunu anlamaları çok zordur. Aksine zulmü yapanın içi gönüllü olandan daha rahat; “Kardeşim O yapıyorsa Allah rızası için yapıyor, bana mı yapıyor, Allah onun ecrini verecek” anlayışı bu zulmü daha da devam ettiren bir etken maalesef…
         
           Oysa Allah’ın dinini yeryüzüne hakim kılma adına oluşmuş cemaatlerin böyle mi olması gerekirdi. Maalesef insanın olduğu her yerde bu mümkündür. Peygamber efendimizin savaşlarına dikkat edecek olursak bunu daha net anlayabiliriz. Savaş sırasında münafıkların ordunun en kenarında durduğunu biliyoruz. En ufak bir tehlikede kaçması kolay olsun diye….

           Cemaat; "NASIL OLSA ÇALIŞAN BİRİLERİ VAR" diye düşünmek yerine "ONLARIN BANA İHTİYACI VAR" diye düşünebilenlerin oluşturduğu topluluktur...

“Nasıl Olsa Birileri Yapar” diyen duyarsız insanlar, “Bir Ben mi Varım” diyen başka insanları doğurur.
“Nasıl Olsa Birileri Yapar” diyen duyarsız insanlar, “Ben Enayimiyim” diyen başka insanları doğurur.
 Ve daha da kötüsü….
“Nasıl Olsa Birileri Yapar” diyen duyarsız insanlar, “Ben Yokum” diyen başka insanları doğurur. Bunun olması da gayet doğaldır.
 
           Bunları yazarken aklıma izdihamda hayatını kaybeden hacı adayları geldi. İzdiham sırasında her hacı hayatta kalabilmek için başkasının üzerine basıp kendisini kurtarması lazım. Cemaat içerisinde de dünyasını kurtarma peşine düşen birey ahiretini düşünüp sorumluluğunu bilen arkadaşının üzerine basarak gününü gün ediyor…
 
           Ey dava adamı! Geçersiz her mazeretin, cebinde saklı tutup vermeye korktuğun her infak, dünyaya dalıp ihmal ettiğin her görev ve “nasıl olsa çalışan birileri var” diyerek zevk ve sefa içerisine dalıp terkettiğin her vazife, sorumluluğunun bilincinde olan diğer kardeşlerine yaptığın bir zulümdür…
 
          Cemaatte olmasına rağmen kendisini kullandırtmayan tiplere de rastlamak mümkün. Bunlar kendilerini ağırdan satanlardır. Halbuki sahabeler o kadar fedakarlardı ki islam cemaatine bir nevi “Alın Beni Kullanın” diyorlardı. İşse iş, güçse güç, paraysa para, mal ise mal… Neyim müsaitse sizindir! Ey islam cemaati! al beni kullan diyebiliyor muyuz?
 
          Gönüllü kişi hep göz önündedir, ortadadır. Gönülsüz adam kayıptır, görünmez, öldü sanırsın. Tutup kolundan zorla evinden çıkarırsın. Sen aramazsan o hiç aramaz. Hatırlatmazsan hatırına bile gelmez. Müsait olursa gelir olmazsa gelmez, kenarda durur, kendisini herzaman yedeğe alır. İlgilenmesi gerekirken kendisi özel ilgi bekler. Yapılacak bir şey var mı, bir şey lazım mı? diye sormaya korkar, senin söylemeni bekler. Görev almamak için köşe bucak kaçar. Bahane üretme konusunda master yapmıştır. Her zaman için dünyalık işini cemaat işlerine tercih eder. İkisi çakışırsa dünyalığı tercih eder cemaat işini de ahiretini düşünen dava arkadaşına iteler. Menfaat cemaatteyse dava adamı kesilir. “Bana karışmayan cemaat bin yaşasın” modundadır.

          İnfak istediğinde dilenciye verdiği paranın (haksızlık olmasın) biraz fazlasını verir. Kemik atar gibi “alın şunu da beni meşgul etmeyin” dercesine daha önemli işlerine odaklanır. Görüldüğü üzere aynı amaç için toplananlar insanlar farklı amaçlarla birbirlerine zulmediyorlar. Erken gelenler geç gelenlerin hizmetçisi oluyor, iş bitirenler kaytaranların hamalı, fedakarlık yapanlar infaktan kaçanların bankası…

          Halbuki cemaat bireyleri arasındaki yardımlaşma, ölüyü mezara gömerken toprak atma anındaki yardımlaşma gibi olmadıkça gerisi hikaye... Orada ne güzel..!! Kimse kimsenin yorulmasına müsaade etmiyor. Küreği elinden almak için herkes birbiriyle yarışıyor. Benim elimden küreği almak için yarıştıklarını görünce ben de onlardan kapmak için yarışa giriyorum. Var ya sırf bunun için ölü gömmeyi çok seviyorum...
 
          Yine her oluşumda olduğu gibi cemaatlerde de “Geç Gelme” hastalığı kronik bir hal almıştır. Hizmet ve zahmetten kaçma adına yükü erken gelenlerin üzerine atıp hazıra konanlar da yok değil. Ya da kimseyi beklememek için en son gelme alışkanlığı…Burada ölçü saat değil şahışlar olmuştur maalesef. “Daha falan  gelmemiş o halde geç kalmadım” anlayışı. Aslında "Geç gelmek" ile "Geç Kalmak" farklı şeylerdir. Geç kalmak, bütün gayretini sarfetmene rağmen, senin dışında gerçekleşen bir sebepten dolayı gecikmendir. Yani geçerli mazeret diyoruz buna. Fakat geç gelmek, bir karakter meselesidir. Geç gelmek, kendi ihmal ve tembelliğinden kaynaklanan bir sebepten dolayı gecikmendir. Ve bunun devamlı olmasıdır, tedavisi zor bir hastalıktır. Zaten islami hareket liderleri kendilerine adam seçecekleri zaman, saate ve zamana riayet eden insanlardan başlamışlardır.
               
               Cemaat içerisinde çabuk kırılan, ilişkisi cam üzerinde olan bireyler de yok değil. Minnetle getirmişsin gibi. Cemaatin en ufak hatasını affetmez. Herkes ona yanlış yapmamaya dikkat eder. Adeta ruh hastası muamelesi görür. Darılıp küsmesi cemaat çapında olay meydana getirir. Bütün alemi ayağına getirterek gündemi kendisinde yoğunlaştırır. Millet işi gücü bırakır onu razı etmek için uğraşır. Halbuki cemaat adamı çabuk kırılan incinen değil, kapıdan kovsan bacadan girecek adamdır...
               
                Cemaate sezonluk bir aktivite olarak bakanlar da yok değil. Geçici olarak gelmiştir. Kendisini öyle kolay teslim etmez. “Bir arkadaşa bakıp çıkacaktım” anlayışındadır. Ya arkadaş hatırına girmiştir ya da kafa dağıtmaya. Halbuki cemaat, kafanı dağıtmak için uğraşacağın, evlendikten sonra bırakacağın, işinden sonra vakit ayıracağın, işyeri kurduktan sonra da bırakıp ihmal edeceğin bir aktivite değildir...

                Cemaatten çıkarken verecekleri cevap da önceden hazırdır ; “Cemaatten Çıktıysak Dinden mi Çıktık?”

                Bazı insanlarla gerçekten ama gerçekten zaman kaybediyoruz. Her cemaat ahlakı temiz, düzgün müslüman yetiştirebilir ama her cemaat dava adamı yetiştiremez. Bize dava adamları lazım...Pasif duran değil hareket adamları lazım..

Hergün işe gitmeyi nasıl mecburiyet biliyorsa cemaat işlerine de gelmeyi kendisine görev bilecek adamlar lazım,
Başta gelip sonda gidecek adamlar lazım,
Her ay elektrik su faturasını öder gibi infak edecek adamlar lazım,
Hizmet bekleyen değil, kapı önündeki ayakkabıları düzelten adamlar lazım,
“Bana gerek yok” anlayışını terkedip “benim orada olmam lazım” bilincine sahip adamlar lazım,
Zahmet ve meşakkate katlanmayı göze alan adamlar lazım. Çünkü şunu iyi biliyoruz ki “DAVA ADAMI İÇİN RAHAT ARAMAK ZAHMETİN TA KENDİSİDİR”…

 Hz. Ömer (Radıyallahü anh) bir gün dostları ile otururken şöyle dedi:      
 Herkes bir temennide bulunsun. Bunun üzerine bir tanesi: 
- Ben, şu oda dolusu altınım olsun da, onu Allah yolunda harcayayım isterim, dedi. Bir diğeri ise şöyle dedi :         
- Şu oda dolusu gümüşüm olsun da Allah yolunda harcayayım isterim. Böylece oradakiler ayrı ayrı temennide bulundular. 
Sıra Hz. Ömer (Radıyallahü anh)’a gelince, kendi arzusunu şöyle dile getirdi: 
- Ben, şu oda dolusu Ebu Ubeyde bin Cerrah, Abdullah b. Mesud, Muaz bin Cebel(Radıyallahü anhüm) gibi adam isterim adam!...

Haber var islah eder, haber var ifsad eder
haberler Adana Oto Kiralama Hatay Araç Kiralama Hatay Oto Kiralama